10 Ekim 2011 Pazartesi

Yagmurlu Bir Sonbahar Sarkisi - Hata Bende


Fecri Ebcioglu'nun yazmis oldugu 'Hata Bende' isimli parcayla bu yagmurlu gune veda etmek istedim.
Sonbahar bugun hic durmayan yagmurla birlikte kesin olarak girdi hayatimiza.
Cizmelerin popularitesinin tekrar artacagi gunlere merhaba derken Sezen Cumhur Onal'in sundugu ve  Nat King Cole ve benzeri sanatcilari 'cikolata renkli sanatci' seklinde seslendirdigi programlari izlemek geldi icimden.

Muzik Yelpazesi ve gercek bir 'Devlet Sanatcisi' beyefendiligiyle Sezen Cumhur Onal...


Hata Yaptim - Gokhan Abur





...............................................................Juanito..................................................................


Bazen yasantilar hic de beklenen sekilde ilerlemiyor.
Bir donemin efsane isimlerindenmis Juanito. 1965 yilinda Los Alcorson isimli bir toplulukla yalnizca iki haftaligina adim atmis Izmir'e. Sonra Turkiye'de kalmak istedigine karar verip, aranjman muzik denince ilk akla gelen isimlerden birisi oluvermis . 
1970'lere gelinip aranjman muzigin modasi bitince ise o debdebeli, sasaali gunler de malesef sona ermis. Ve, Juanito vatandaslik alamamis olmanin da uzuntusunu tasiyarak Fransa'ya yerlesip taksicilik yapmaya baslamis.
1981 yilinda girtlak kanserine yakalanip sesini kaybetmis.
Aradan yillar gecip 2000 yilina gelindiginde kendisine tekrar Turkiye'de muzik yapma sansi dogmus.
Daha once seslendirdigi parcalari tekrar seslendirerek 'Canim Vatanim' isimli derleme bir album hazirlamis.
Ve hatta benim hatirlamadigim 'Nisan Yagmuru' isimli bir dizide gercek kimligiyle rol almis.
Su an ismine hic rastlamadigimiza gore muhtemelen Fransa'ya geri donmustur. 
Gercekten huzunlu bir hayat yasamis Juanito.
Kimbilir daha neler, ne zorluklar yasadi bilmedigimiz.
Ve sanirim en fenasi da insanin bu derece sevdigi bir ulke tarafindan vatandasliga alinmamasi...
Bazi insanlar dogdugu yere ait degildir, dunya vatandasidir belki, ya da belki ait oldugunu hissettigi yere gec kavusmustur.
Boyle insanlarin yalnizca o vatanda dogmadi diye ordan sayilmamasi fikri biraz acimasiz geliyor bana hala.
Serbest dolasimin olasi olumsuz etkilerini tahmin edebilmeme ragmen yine de insan varliginin sahip olmasi gereken bir hak oldugunu dusunuyorum. Tehlikeleri ekarte edilip serbest dolasim hak ve ozgurlugune kavusturabilseler hepimizi keske.
Belki Juanito serbest dolasim olsaydi ya da vatandaslik alabilseydi sartlar cok daha farkli ilerlemis olabilirdi
Kimbilir... 





Doors Group'la Anlasan Michelin Yildizli Ortak : Tom Aikens




Da Mario, Vogue, Anjelique, Wanna, Ajia, Kitchenette, Zuma, Gina ve Mama'yi bunyesinde bulunduran 'Doors Group' ulke disina tasmaya karar verip iki Michelin yildizli en genc sef olan Tom Aikens ile ortaklik anlasmasi imzalamis. Anlasma sonrasinda 'London Doors Restaurant Group kurulmus. Ve, bundan sonraki adim tumu iki tarafin ortak markalari olacak olan Tom's Kitchen, Tom's Deli, Tom's Terrace ve Tom's Events isimlerinin yayilmasini saglamak olacakmis.


Cited by
http://www.morfikirler.com/yazi/istanbul-doors-grubu-londrada-michelin-yildizli-sef-tom-aikense-ortak-oldu
http://www.istanbuldoors.com/biz.aspx

7 Ekim 2011 Cuma

Elmayi Tekrar Yorumlayan Dehaya Veda - I SAD



Acimasiz kapitalist dunya duzeninin tam da merkezindeki birisi icin ne kadar guzel bir sey bu derece sevilmek.
Apple kullansin ya da kullanmasin, tum dunya bilgisayarin gelisimine ilk elden bu derece katki saglayan bu adamin onunde saygiyla egildi bugun.
Kimisi I Pad'inde mum yakti, kimisi twitter'a huzun dolu cumleler yazdi.
Gorunen o ki hakkinda bu derece az sey bilinmesine ragmen bizden biri gibiymis Steve Jobs.
Dunyaya mouse denen olguyu, tikladigimiz ikonalari, sessiz bilgisayari, I Pod'u, I Pad'i ve daha nicelerini getiren bu dahi adam kolay bir yasam surmedi.
Universite harcini odeyemedigi icin kisa bir sureligine hem de gizlice girebildigi derslerde ogrendi ne ogrendiyse.
Sonrasinda kendi kurdugu sirketinden katakulliye getirilerek kovuldu. Hem de Pepsi'nin Ceo'suyken Jobs'in "Genclere sekerli su satacagina gel seninle tarih yazalim" diyerek sirketine ortak ettigi yakin arkadasi tarafindan.
Next'i, Pixar'i kurdu, yeni sirketlerinin Apple tarafindan satin alinmalariyla ozunde kendi sirketi olan Apple'a yeniden kavustu.
Iki gundur herkesin de soyledigi gibi.
Gokten 3 elma dustu;
Adem'in Elma'si
Newton'in Elma'si
Ve, Steve Jobs'in Elma'si.
Steve Jobs dunyaya cok az gelen dahilerden bir tanesiydi.
56 gibi genc sayilacak bir yasta hayata veda etti.
Ama ne mutlu ona ki ardinda o 3 elmadan birini birakti...

Kucuk Bir Hayalkirikligi - Yeni Medya Duzeni Konferansi 2011


Dun sabah saat 9.00 itibariyle uzun zamandir bekledigim Yeni Medya Duzeni Konferansi'ndaydim.
Icerisi oldukca kalabalik heyecanlar doruktaydi.

Herkes icin elbette en heyecanla beklenen kisi son konusmaci, kapanisi yapacak olan Julian Assange'di. 
Gorsel organizasyon, ekranlar, sahne son derece etkileyiciydi. 
Bence konferansa dair en onemli aksaklik konusmacilarin kendi markalarini tanitmaktan ziyade 'Yeni Medya Duzeni' hakkinda konusmak yonunde yonlendirilmemesiydi. Nitekim Assange ve Chatfield disindaki tum konusmacilar kendi sirketlerinin disina cikmayan cumlelerle uzun konusmalarini tamamladilar.

Jimmy Wales Wikipedia'nin dunu ve bugununden, gecmiste yasanan zorluklardan ve su an nerede oldugundan bahsederek basladi. Yeni medya duzenini yalnizca kenardan yakalayan, yillarin dinazor ansiklopedilerinin yerini alan Wikipedia'nin 'free information' olayinin nasil hayatimizin bir parcasina donustugunu anlatan basarili bir konusmaydi Wales'in konusmasi. Daha ziyade basari oykusu gibiydi dolayisiyla.

Ardindan en buyuk hayalkirikliklarindan bir baskasi yasandi. Tim Draper ekranlarda gorundu. 
Elinde bir kitap, babasinin yazmis oldugu kitabin reklamini yaparak baslatti konusmayi. Burada saat gece 1.00 ve disarida yagmur var seklinde oldu 'Merhaba' demesi. Sonraki dakikalarda suregelen konusmadan anlasiliyordu ki kendisi bir konusma ya da en azindan taslak dahi hazirlamamis, anilarini anlatarak zamani doldurmayi planlamisti. Nitekim oyle de oldu. Estonya anilarindan, Cin'deki bisikletlere kadar konferansin temasiyla uzaktan yakindan ilgisi olmayan cok cesitli anilari baglaclarla konferans temasini iceren cumlelere bagladi. Kisa ve bos bir sohbet havasi vermekten oteye gitmeyen konusmanin sonunda da kizinin internet sitesine girerek tiklama sayisini artirmamizi rica etti. 


Brian A.Wong ve Alan Chen de beklenildigi gibi sirket tanitimlariyla gune renk kattilar.

Tom Chatfield'in konusmasi guzel hazirlanmis ve konuyla ilgisi olan tek konusmaydi. Internet girisimcilerine basarili olmak icin gerekli 10 kurali madde madde acikladi. 10 Maddeyi olusturan creakting emotion, choosing the journey, self expression vs gibi unsurlari ornekler esliginde derste ogrencilerini aydinlatircasina anlatan Chatfield yasi en genc ama en ciddi konusmaciydi.


Ve beklenen an geldi. Son konusmaci; Julian Assange ekranda gorundugunde alkislar ve isliklar koptu, Assange gulumsedi ve "Orda, Turkiye'de olmak isterdim" dedi biraz huzunlu bir sesle. Ve iste gercek konusma baslamisti.
Soru cevap kisimlari da dahil edildiginde oldukca uzun bir konusmaydi. Medyanin gucunden, global medya incelendiginde Turkiye medyasinin aslinda cok da kotu bir durumda olmadigindan ve genel global gidisattan bahsetti. Bir gazeteci sizin de duzenin bir parcasi olmadiginiza nasil inanabiliriz seklinde bir kilit soru yonelttiginde Assange "Gordugunuz gibi su an hala ev hapsindeyim" diyerek gazetecinin sordugu sorunun manasizligina dikkat cekti.
IHA'nin yayinlamis oldugu Assange konusmasindan kucuk bir kismi asagida aydinlatici olmasi acisindan orjinal sekliyle kopyaladim.

Konferans'tan Alintidir.


Oğuz Haksever’in “Yalanlar savaşı doğurabiliyorsa, gerçekler barışı doğurmaz mı?” sorusuna “Medya kuruluşları üzerinde denetim mekanizmaları oluşturabilirsek, artırabilirsek, iktidardan zehirlenmelerini engelleyebilirsek demokrasilerde savaşı engelleyebiliriz. En azından bugüne kadar aldığımız yarayı hafifletebiliriz” diye yanıt verdi.
“Biz gazeteciler çok mu safız?” sorusu üzerine Assange, “Evet hepimiz zaman zaman naifiz. Gazetecilerin önündeki en büyük engel, her konunun uzmanı olduğu izlenimine kapılmaları. Bu gazeteciliğin ilk günahıdır. Bu tür bilgi dengesizliği temel anlamda bir çürümeye yol açıyor. Gazeteciyle okur arasında kopukluğu başlatan bir çelişki. Okur, ‘kim bana bu konu hakkında doğruyu, gerçeği anlatır’ diye etrafına bakınıyor. Gazeteciler de ekonomik bir işin içinde, bilgi sunuyorlar. Diyorlar ki, “Bu bilgi, okurun başka şekillerde ulaşabileceği bilgiden daha doğru, ama ekonomik açıdan konuşursak, bilginin doğruluğu önemli değil, önemli olan okurun ikna edilebilmesi.” Dolayısıyla, şöhretli gazeteciler bazı hikayeleri abartabiliyorlar, olmayan gerçekleri ortaya atabiliyorlar, kaynak gizler gibi yaparak “Bana şuradan şunu söyledi” gibi bilgilerle veya uydurma fikirlerle çıkabiliyorlar. Okur da bunun sağlamasını yapacak olanaklara sahip olmadığı için kendisine satılan ürünün doğru olup olmadığını öğrenemiyor. 






An be an tanik oldugumuz konusmadan alinan cumlelerin abartilarak ve kismi mudahalelerle nasil degisiklige ugradigina canli olarak taniklik ettik. Ornegin Kurtlar Vadisi filmi hakkinda Assange, filmin hep yapilan Amerikan bakis acili 'Musluman Teroru'ne karsi savasan filmlerden farkli olmasi dolayisiyla sasirdigindan, enteresan bir film oldugundan bahsetti. Bizim medyanin abarttiginin aksine Kurtlar Vadisi Filistin'e bayildigini soylemedi. 
Ayrica diger komik bir medya mudahalesi de Tim Draper'in konusmasi uzerine atilan baslikta yasandi. Malum, Draper dunyanin onde gelen yatirimcilarindan birisi olmasi dolayisiyla kendisine basarili olarak bilinen markalardan kacirdigi ve ardindan pisman oldugu hatta sinirden agladigi yatirimlar olup olmadigi soruldu. Kendisi de Yahoo, Facebook, Google ve su an ismini hatirlayamadigim birkac tane daha markayi kacirdigini, fakat sonrasinda kacirdigi icin aglamadigini, aksine bunlarin yeni yatirimlarda daha dikkatli olmasi konusunda kendisine motivasyon oldugunu belirtti gulumseyerek. Bizim medya elbette konusmadan bu cumleyi cimbizla cekerek 'Tim Draper : Facebook'un basarisi beni aglatmiyor' seklinde baslik atti.

Iste Julian Assange'in konusmasinda demek istedigi tam da buydu. Gazetecilerin cok durust olmadiklari, belli kurallara gore bildiklerini uygulayarak halka bilgileri yanlis aksettirdikleri...
Insan bu derece yakindan sahit olunca gercekten sasiriyor. Demek ki haberleri okudugumuzda her zaman bir de kendi mantik suzgecimizden gecirip icinde gazeteci hilesi barindirip barindirmadigini dusunmemiz gerekiyormus.
Konferansa dair eklenmesi gereken son iki nokta;
  • Eger bu derece profesyonel bir konferans duzenlenecekse moderator kesinlikle 'native speaker' olmali ya da kendi anadilinde konusarak cevirmenin ceviriyi konusmaci kisiye iletmesini beklemelidir.
  • Eger bu konferans gazetecilere ya da protokole ozel degil de sivil bir konferans seklinde bilet satisi araciligiyla halka acik yapiliyorsa, soru cevap icin ayrilan vaktin, moderatorun kendi sorulari ve sorma hakki tanidigi protokolun sacma ve havada kalan sorulari ile doldurulmasi kabul edilemez. 
Konferansta yas ortalamasi oldukca genc idi. Assange konusmasi oncesindeki konusmalar boyunca sorulan sorular birkac tanesi haric cogunlugu son derece mantikliydi. Ozellikle protokolun sorularina kiyasla cok daha konuya yonelik ve hedefi vuran sorulardi. Katilimcilarin tumu olmasa bile cogunlugunun gercekten birseyler ogrenmek amacli orada oldugu asikardi. Dolayisiyla, Haksever'in Assange'in konusmasi esnasinda moderatorlugu ele alip soru hakkini yalnizca kendi kendine ve protokole tanimasi tutumu protokol haric tum salon tarafindan hayalkirikligiyla karsilandi.

Ozetleyecek olursak, biraz hayalkirikligi yaratan bir konferansti. Sonucta, bu yil yalnizca ikincisi duzenlenen 'Yeni Medya Duzeni Konferansi' icin bu yalnizca bir baslangic. Sonraki senelerdeki konferanslarin daha iyi gecmesini umuyor yazimi bitiriyorum.

P.S. Neler ogrendik?
  • Assange ve ekibi tarafindan sizdirilan belgelerin tumunu Assange'in kendisinin bile okumadigini,
  • Wales'in kurmus oldugu Wikileaks'in su an sahip oldugu dev butcesinin cogunu 20-30 dolar civari kucuk bagislarin olusturdugunu,
  • Wales'in de baslangicta cok zorlanmis oldugunu,
  • Wikiipedia'da 16 milyonun uzerinde makale bulundugunu,
  • Wikipedia bilgilerinin 'free information support' dolayisiyla dagitiminin serbest oldugunu(ornegin internet olmayan koy okullarina CD'lere yuklenip dagitilmasi uygulamasi),
  • Italya'daki yeni uygulamanin Wikipedia'yi kisitlayici bir kanun icerdigini,
  • Wikileaks'te hala yayinlanmamis belgeler oldugunu,
  • Tim Draper'in Twitter'in yatirimcilarindan birisi oldugunu.
Cited by
http://www.iha.com.tr/haber/detay.aspx?nid=196347&cid=11

4 Ekim 2011 Salı

Coming Soon - Yeni Medya Duzeni Konferansi


Bad Teacher


'Bad Teacher'i izledikten sonra insan ister istemez bi dusunuyor. Acaba bizim ogretmenlerimizin de gorunenin ardinda boyle bir hayati olmus olabilir mi diye.
Neden olmasin?
Yani elbette bu derece egzecere bir tarzdan bahsetmiyorum.
Ama bizim o yillarda dusundugumuz kadar da mukemmel bireyler olmayabilirler rahatlikla.
Bize yansittiklari full time 'hersey yolunda' insanlar olmadiklarina eminim en azindan.
Muhtemelen onlarin da bagirarak sarki soyledikleri, sacmaladiklari, elbette sinirlenip sinirlerini birilerinden cikardiklari vs olmustur.
Bizse onlari yalnizca bizim bulundugumuz karelerde var zannediyorduk.
Filmi biraz zorlama bulmus olsam da bos zamani degerlendirmek icin idare eder film kivaminda diyebiliriz. 


P.S. Bu filmden cikardigim diger bir sonuc da Justin Timberlake'in her turlu ahval ve serait altinda son derece yakisikli ve seker oldugu. Begenerek izliyoruz. Hastasiyiz.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Ayin Bir'inde Ayin 1'i Kilisesi

Tarih : 01.10.2011
Yer : Ayin 1'i Kilisesi
Amac : Dilek Tutmaktan Ote, Ortami Kesfedip Blogda Yazacak Ayrintilari Tespit Etmek
Ekip : 1 Blogger, 3 Eski Denetci Yeni Danisman 

Hep duyardim Ayin 1'i Kilisesi var, gidip anahtar aliyosun, dilek diliyosun falan seklinde, gittim gordum inceledim, sizler icin yaziyorum.
'Ayin 1'i Kilisesi' nami diger 'Vefa Kilisesi' ya da 'Meryem Ana Ayazmasi'.
Dilek dileme ritueli sirasiyla; 

  • 1'er liradan kac dilek dilenecekse o sayida anahtar almak.
  • O sayida mum almak
  • Dilek dileyip mumlari yakmak
  • Anahtarlari duvardaki ikonalara surmek, bu esnada dua ederek dileginizi tekrar etmek,
  • Alt kattaki ayazma suyundan evinizi & yakinlarinizi korumasi vs icin serpmek ya da icmek amacli satilan kucuk siselere doldurmak
  • Papazin yanina gidip dileginizi soylemek ve dua okumasini beklemek
seklinde gerceklesmektedir.



Kilise son derece sade, huzurlu bir yapidan olusuyor. Kucuk bir avludan gecilerek girilen kilisenin 1730-1740 yillarinda yapilmis oldugu tahmin ediliyor. Burasi Arnavut asilli bir Ortodoksun bahcesiymis. Ailenin Maria adindaki kizi bir gece ruyasinda Meryem Ana'yi gorur, Meryem Ana Maria'ya orda bir ayazma bulundugunu ve oraya bir kilise yapilmasini istedigini belirtir. Aile kendi imkanlariyla soz konusu kiliseyi insa edip Hz.Meryem'e ithaf eder.
Acikcasi ben bu rituelden cok etkilenmedim. Otomatiklesmis bir sistem olusturulmus. Ortamin nasil oldugunu merak ediyorsaniz genci, yaslisi, kadini, erkegi, her dinden bircok insani panik icinde birbirini iterek siraya girmeye ve bir an once dilegini dilemeye calisirken canlandirin gozunuzde.
Heyecanla anahtarlari oraya buraya surenler, aglamakli sekilde tanriya yakaran teyzeler, bebekli cocuklu anneler, cogunlugu yanindaki kadina eslik etmek amacli gelmis erkekler, turist edasiyla bu insanlari izleyen turistik geziciler vs.


Dilek dilemek, dua etmek boyle panik halinde bir karmasada yapilacak seyler degil dusuncesindeyim. Huzurlu ve konsantre olunmasi gereken bir anin boylesine bir kalabalik ve ilerleme mucadelesi icerisinde gerceklesmesi beni biraz hayal kirikligina ugratti.
Hatta bir an once kacmak istedim ortamdan.


Bir ara herkes anahtarlarini ikonalarda kutsallastirma mucadelesi icerisinde debelenirken gorevli oldugunu tahmin ettigim bir kisi gelerek "Arkadaslar, anahtarlari bu sekilde duvarlara surmek seklinde bir inanis yok, yapmayin, ayazma suyuna inip o sudan alin, sonra papaza gidip dileginizi dileyin" seklinde birkac sey soyledi. Tahmin ediyorum zamaninda bir deli kuyuya bir tas atmis, zaman gectikce de biz de dahil diger deliler tas atmaya devam ettikce hicbir akilli boyle bir sey yok aslinda diyip bu tasi cikartmaya cesaret edememis.


Enteresan bir milletiz.
Ortami gorunce aklima Necla Nazir ve Tarik Akan'in basrolleri paylastigi 'Delisin' filmi geldi. Orda da alakasiz bir sekilde semsiyenin mucizeleri oldugu dusunulup halkin dilek semsiyesiyle bulusmasini anlatan bir olaylar dizisi gerceklesiyordu.


Hevesinizi kacirmak istemem.
Bence bina, ikonalar ve ortam itibariyle gorulmesi gereken bir kilise.
Ama daha fazlasi degil.
Ama filmdeki semsiyenin kerametine inaniyorsaniz o baska tabi.
O zaman mutlaka gitmeli, anahtarlardan bir suru almali, kutsal suyu kana kana icmeli, tum ritueli gerceklestirdikten sonra semsiye filmini dileginiz gerceklesene kadar hergun izlemeli, gerceklesmezse kendinizi en yakin semsiye dukkanina kilitlemelisiniz.
Unutmadan altini cizeyim. Ayin biri kilisesine birinden onceki gece yarisi sonrasinda da gidilebiliyormus dediklerine gore. 
Hatta daha sakin ve guzel oluyormus ama yer Unkapani. Gitmeden o ortamin gece nasil bir guvenlik ihtiva edecegini iyi dusunmek gerekebilir.
Gitmeye karar verenlerin tum dileklerinin kabul olmasini diliyorum.
Bir de dilekler gerceklessin diye mutemadiyen cizilen o duvarlar ne kadar zamanda bir boyaniyor onu merak ediyorum. :)


Cited by:
http://vefa.erolkara.net/ayazma.htm

29 Eylül 2011 Perşembe





Hayatınızda denge sorunu varsa etrafınıza dikkatlice bakın; muhtemelen birini yanlış bir yere koymuşsunuzdur. [Jean Christophe]

Gigi Alessio - Sei Importante


Bu sarkiyi 
Melodisini 
Gigi Alessio'nun o aglamakli ses tonunu
Vokalle hos bir uyum icinde az vurguyla kendini hissettiren enstrumanlari
Hepsini cok seviyorum.


1967 Nepal dogumlu olan sanatci uluslararasi sohreti Lara Fabian ile "Un cuore malato" isimli parcaya yaptiklari duet sonrasinda yakalamis.
Vanity Fair dergisine verdigi bir roportajda bahsettigi son derece trajikomik olaylar dizisi kariyerinin ilk birkac yilini (1992-1997) oldukca enteresan bir sekilde etkilemis. Napoli ve cevresinde yayilan sohreti sonrasinda dugunlere, partilere vs katilip sarki soylemek konusunda aldigi teklifler katilmadigi takdirde boynunun kesilmesi vs seklinde sonlanacagi tehtidiyle noktalaniyormus.
Elbette sonrasinda uluslararasi kariyerinin baslamasiyla bu tur ilkel yaklasimlar gerilerde kalmis ve komik anilar seklinde tarihe gomulmus.

Cited by:
http://en.wikipedia.org/wiki/Gigi_D%27Alessio




"İnsan fırsatların gelmesini bekler, fırsatlar da insanın gelmesini. Fırsatlar bekler,insanlar bekler,kazanan hep mazeret olur." [P. Coelho]

Tasarimda Manasizlik

Enteresan tasarimlara bayiliyorum.
Ama bazilari gercekten manasiz oluyor.
Yani insan bu sandalyeyi nicin evine alip dekorasyona eklemek ister ki?
Tamam, tasarimci teyzemiz Ayse Birsel seker bi goruntu olusturmus falan ama gercekten manasiz bir tasarim olmus ve muhtemelen hic islevsel degil.
Oturunca rahat edildigine dair bir izlenim alamadim malesef.
Begenmedim.
Halbuki bir de asagidaki tasarimlara dikkatinizi cekerim.
Hem islevsel hem eglenceli.
Iste bunlari begendim.



Ve elbette buna da bayildim.



28 Eylül 2011 Çarşamba

% Yuzde Kac Mutluyuz?


Hani bir anonim vardir ya dilden dile dolasan, hafif bir tebessumle seslendirilen ama asla derinlemesine dusunulmeyen...
"Babama degerimi sordum, dunyalar kadar dedi,
Dunyanin degerini sordum, bes para etmez dedi"
seklinde...
Mutluluk da boyledir.
Hep mutlu olmak icin ugrasiriz.
Mutluluk ugruna zamanimizi is denen olguya mesai adi altinda ipotekleriz.
Kazanilan parayla ev, araba, mucevher, ayakkabi ya da somut herhangi kisa sureli bir hedeftir alinacak olan.
Hedef; en uzanilmaya calisilinan noktayken, ulasilinca bir anda etkisini, buyusunu kaybediverir.
Eskisinin gidisi yeni hedeflere yoneltir zihnimizi.
Ve hedefler kemige ulasmaya calisan kopek misali bizi surukler durur ardindan yasam boyu.
Ne uzerine dusunmusuzdur hedefin, ne de bunyemize katki yapacak etkisinin...


Oysa belki de hedeften cok kendi oznemizdedir aradigimiz mutluluk.
Belki spor yapmaktadir, belki cicek yetistirmekte, araba yarisinda, bazen sarap tadiminda, road trip yapmakta, bazen yalnizca kendimizi dinlemekte, mendil satan amcayla havadan sudan konusup herhangi bir fikri paylasmakta, ya da hatta belki de aylakca sahilde cay simit peynir takimiyla kahvalti yapmakta...
Soz konusu mutluluk oldugunda kendini "F" almis ogrenci gibi goren, mutemadiyen amacini sorgulayan bir kisi yazdirdi yukardaki yaziyi bana.
Ozge.
Tum diger arkadaslarim gibi o da oldukca enteresan.
Enteresan ugrasilari eksik olmaz yasamindan.
Ya dans eder, ya entel dantel filmler izler bazen de case'ler uzerinde konusarak psikolojileri inceler.
Iyi tahlil edemedigi tek psikoloji kendisininkidir.
Hatta belki de en az tanidigi da kendi kisilik izdusumudur tum tanidiklari arasinda.
Varolusculuga takilmasa da varligina bir pencere sunan dogumgununu silinememe pahasina kazitmak istedi vucuduna yakin gecmiste bir zaman.
Sans o ki yanlis dogumgunu yazili roma rakamli bir dovme var kolunda simdi.
Belki de kaderin cilvesiydi bu; kimbilir.
Hayatta kendi secimlerimiz dahil hicbir seyi kontrol edebilme yetisine sahip olmadigimizi anlatan bir mesajdi ya da bir ihtimal.
Ozge'ye gecmiste kendisi icin onemli yer tutmus insanlardan bir tanesi mutluluk yuzdesini sordugunda, mutlulugunu % kac ile ifade edersin dediginde %30larda seklinde cevaplamis bunu.
Herhangi sagliksal bir problemi oldugu, issiz oldugu, ailesi tarafindan minik bir bebekken cami avlusuna birakildigi, ac susuz buyudugu ya da tum hayatini hayatta kalma mucadelesiyle gecirmeye calistigi vs seklinde trajik hikayelere sahip oldugu icin vs degil.
Bilakis, Ozge tum bunlarin kiyisindan gecmeyen bir yasam surdu.
Yasam sundugu imkanlarla her zaman secim yapabilme ozgurlugunu tanidi ona.


Ama kendince cok zorluklar da yasadi.
Buradaki parametreyi belirleyen sey iste o 'kendince' kismi.
Gorecelilik kavrami bu noktada devreye giriyor.
Bazisi bir parca ekmekle bazisi ferrariyle bazisi ise annesine sarilarak mutlu olur.
Nietschie'nin de belirttigi gibi tum genellemeler yanlistir.
Always remember that you are unique, just like everyone else.
Her birey kendi varliginin tek kopyasi oldugu icin de her yasam kendi icinde essizdir.
Herkesin mutluluk parametreleri, dereceleri farkli, amac hep bu dereceleri en yuksek noktaya vardirmaktir.
Ozge mutsuz. Belki beklenti ayarlarini cok yuksek olusturdugundan, belki simdiye dek gercekten hayati sorunlarla burun buruna gelmemis oldugundan ya da belki de hepsinden ote kendi ic huzurunu bulabilecegi inancina sahip olmadigindan.
Mutluluk yuzdesi diye birsey varsa eger, onu guncellemek elimizde.
Olay yalnizca hayatin akisina kendini birakip elindekilerle mutlu olmaya bakmak belki de.
Kendini gidisata birakip 'by default' mutlu olarak mutsuzluk yuzdesine mahal vermemek olmali amac...


20 Eylül 2011 Salı

Petrol

1980 yili Eurovision sarkimiz, Ajda Pekkan'in seslendirdigi ve gunumuz Uluslararasi Politik Ekonomi'sini kisaca ozetleyen "Amaaaaan petrol canim petrol artik sana sana sana muhtacim petrol " tum Arap ulkeleri ve Petrolsever Bati ulkelerine gitsin.
Ve huzurlarinizda koyu renk saclariyla henuz olumsuzluk iksirini icmemis bir Ajda Pekkan...


Baskent Ankara ve Olayli Amblemleri


Ankara'nin uzun zamandir suregelen amblem tartismasi ayni hizla surmekte.
Ilgilenenler hatirlarlar; uzun yillardir varolan 'Hitit Gunesi'nin yerini birkac yil once meclis karariyla yeni bir logo almis fakat karar danistaydan donmustu.
Melih Gokcek bu kez de 'Ankara Kedisi' baz alinarak yapilmis bir logoyla baskenti hareketlendirdi. Yeni amblemin de yine yargi engeline takilmasinin ardindan bir sure sessiz kalan amblem konusu, kedi resmi uzerinde yapilan birkac rotustan sonra tekrar baskent amblemi olarak kabul edildi. Ve bu kez nasil olduysa yargi engeline takilmadi.
Baskent logosundan cok turizm tanitim resmine ya da belki de hayvanat bahcesi amblemine benzeyen logo simdilik baskentimizi sembolize edecek gibi gorunuyor.
 'Gercek haberleri gercek disi eklemelerle gelistirip mizahi bir dille okuyucuya sunan' Zaytung Ekibi kedi ambleminin  bir onceki yargi engeli sonrasi konuyla ilgili eglenceli bir yazi hazirlamis. 
Yargi engeli sonrasi "Simdi Ne Olacak" kismini paylasmak istedim:

Zaytung'dan alinti:
Şimdi ne olacak?

Toplantıya son verirken Başkentin tek kültürel değerinin kedi, kule ve camii de olmadığını vurgulayan Basın Sözcüsü, "Kimse bu işin burada bu şekilde biteceğini de sanmasın. Şehrimizin daha meşhur tiftik keçisi var, kendine özgü tadı ve formuyla Ankara armudu var, Beypazarı kurusu var, simit var döner var... Varoğlu var. Danıştay bizi izlemeye devam etsin." derken, Belediyeye bağlı grafiker ve fikir sanatçılarının Kızılcahamam ilçesinde kampa alındığı ve şehrin biraz bile meşhur nesi varsa hepsi üzerinde çeşitli kombinasyonlar denenmeye başlandığı ise gelen bilgiler arasında.


Cited By
http://www.zaytung.com/haberdetay.asp?newsid=137062
http://www.turkishjournal.com/i.php?newsid=10889

Genclere Kotu Ornek Olan Sigara Boregi Ismi Degistirilerek Cezalandirilicak! :)


Enteresanliklar konusunda bir esine daha rastlanmayan ulkemiz sasirtici bir yenilikle daha karsimizda.
Genclere kotu ornek oldugu dusuncesiyle Sakarya Esnaf ve Sanatkarlar Odasi Birligi tarafindan Sigara Boregi'nin isminin degistirilmesi gerektigine karar verilmis.
Hani universiteler milyonlar harcayip AR-GE merkezleri kuruyorlar, ogrencileri arastirma gelistirmeye yoneltip dunyaya yeni fikirlerle gelmelerini amacliyorlar ya, o ogrencilerin velileri bu amcalar oldugu surece zor.
Ya da belki de o derece gelismeler beklenmeden evvel, oncelikle kahvehane vs gibi halkin bolca ziyarette bulundugu alanlari baslangic olarak arastirmali gelistirmeli, konuya daha derinden egilinmelidir.
Uzulme 'Sigara Boregi'. Ismin degisse de biz seni hep 'Sigara Boregi' seklinde hatirliycaz,kalbimizde yasaticaz, ustelik de icinde nikotin vs maddeler oldugunu hic aklimiza getirmeden...

Cited By:
http://www.cnnturk.com/2011/yasam/diger/09/16/sigara.sigara.boregini.de.vurdu/629464.0/

Fatih Altayli ve Plastik Damacana Tartismasinda Gelinen Son Nokta


Gun gecmiyor ki hayatimiz yeni bir haberle calkalanmasin.
Fatih Altayli'nin bir ufak makale ile baslattigi ve birkac gundur son hiz devam eden "Plastik sisede su icmek ne derece kanserojen" tartismasinin alevi hala sonmus degil.
Plastik damacanalari kanserojen kilan, sisenin plastiginde yer alan 'Bisfenol A' maddesiymis. Ayni madde hayatimizda yer alan bircok plastik saklama kabinda hatta malesef bebeklerin kullanmakta oldugu bazi biberonlarda kullaniliyormus. Bu derece kritik bir madde olan 'Bisfenol A' maddesini ise hayatimizda ilk kez Altayli'nin yazmis oldugu makaleyle duymus olmamiz oldukca enteresan. 

Demek ki basta Cin olmak uzere yurt disindan ithal edilmek suretiyle hayatimizda yer edinen tum mallari son derece titiz incelemelerle saglik suzgecinden geciren saglik bakanligi ic uretim konusuna da egilmeli, ic piyasayi da ayni suzgece tabi tutmali kanimca.
Bakanlik tum bu tartismalara istinaden yaptigi yazili aciklamada 'Damacanalarin su ambalajlanmasinda yasaklanmayi gerektirecek herhangi bilimsel bir veriye rastlanmadigi' konusunda guvence vermis. Ayni aciklamada damacana sularindaki 'Bisfenol A' duzeyinin insan sagligini riske atacak duzeyde olmadiginin, kisinin riskli duzeyde soz konusu maddeden alabilmesi icin gunde 600 litre damacana su icmesi gerektiginin alti cizilerek halk aydinlatilmaya calisilinmistir.
Gerci burasi Turkiye, radyasyonlu cayi "Bize birsey olmaz" diyerek televizyonlarda icen bakanlarin diyari. Dolayisiyla damacana su sansasyonunun etkilerinin gecmesini bekledikten sonra yapilacak mantikli yorumlar esliginde belki de artik 'Cam Damacana' olayina gecme vakti gelmistir, en azindan gunde 600 litre su icmesek de az da olsa bunyeye 'Bisfenol A' maddesini almak istemeyenler konuyu dusunebilirler.
Sayin Altayli'nin amaci ister iddia edildigi gibi Ciner'in yeni kurmus oldugu cam sise fabrikasinin tanitimi, isterse de icten bir sekilde kendi endiselerini yansitiyor olsun. Onemli olan; daha once hic gundeme gelmemis bir konudaki muhtemel risk hakkinda bilinclenmemiz olmus olmasidir kanisindayim.













Cited By:
http://www.fatihaltayli.com.tr/content.cfm?content_id=7688 
http://www.cnnturk.com/2011/guncel/09/19/bakanliktan.damacana.su.aciklamasi/629782.0/index.html

16 Eylül 2011 Cuma

.......................................................I Will Wait For You.......................................................

Bu sarkiyi oyle cok seviyorum ki, varolan tum yorumlarini dinleyip en sevdigim yorum siralamasi yapmak istedim.
Parcayi ilk dinleyisim elbette Mario Frangoulis albumunden oldu.
Yasim itibariyle eski yorumlara gec asina olabildim.
Benim favori yorum siralamam;
En etkileyici yorum; Mario Frangoulis
En farkli yorum: Frank Sinatra
En romantik duet yorum: Nana Mouskori & Michel Legrand
En icten yorum: Connie Francis
En siyah beyaz yorum: Liza Minelli
En nostaljik yorum: Matt Monro
Benim listemin birinciligini kendisine olan derin hayranligim dolayisiyla elbette Mario Frangoulis aliyor.
If it takes forever I will wait for you
For a thousand summers I will wait for you
diyor kendisi.
Ve iste karsinizda o birbirinden etkileyici muthis yorumlar.
Dinleyelim...

Mario Frangoulis

Connie Francis

Matt Monro

Liza Minelli

Nana Mouskori & Michel Legrand

Frank Sinatra

Libertango - Astor Piazzolla



Bu inanilmaz muzigi dinleyip icinden dans etmek gelmeyen insan yoktur herhalde diye dusunuyorum.

15 Eylül 2011 Perşembe

J'adore by Dior




J'adore by Dior
Uzaktan kapi gorunur,
Ardindan merdivenleri kosarak cikan Charlize Theron.
Belli ki gec kalmistir.
Buraya kadari normal standartlarda hos bir baslangic olustururken asil goruntuler burdan sonra baslar.
Oncelikle Grace Kelly'nin o essiz zarafetiyle aydinlanir kamera.
Theron Dior cantasini teslim ettikten sonra Prenses Kelly'yi oper ve yoluna devam eder.
Sonrasinda kamera Marlene Dietrich'in erkeksi cazibesine takilir.
Ve Marilyn Monroe J'adore sisesine hayranlikla bakarken Theron sahnede yurumeye baslamistir...



13 Eylül 2011 Salı

Nur Batur - 'Atina'da bir Turk, Bir Gazeteci, Bir Kadin'


Nur Batur
Iste hayrani oldugum gazeteci.
Universitedeyken zaman zaman gerceklesen soylesilerden konferanslardan birinde izlemistim Nur Batur'u. Konferansta uc gazeteciydiler; Nur Batur, Cuneyt Ulsever ve ismini hatirlayamadigim ucuncu bir gazeteci. O zamana kadar hic duymamis oldugum Nur Batur'un anlattiklari cok etkilemisti beni. Aradan uzun zaman gecti. Konferansi unuttum gitti. Derken bir gun kitaplari incelerken Nur Batur'un bir kitabina rastladim. Kitabin ismi "Yurekten Gulerekten Yurudum"; Nazim Hikmet'in siirinden alinti yaparak kitabina verdigi isim. Cok dikkatimi cekti kitap ve tabi hemen aldim. Uzun zaman okuyamadim, baslayamadim. Tum konsantrasyonumu verebilecegim bos bir zaman ariyordum. Ve bulunca kitabi elimden birakamadim.
Ve iste karsinizda o cok etkilendigim yazarin o dopdolu kitabi.
'Atina'da bir Turk
Bir Gazeteci
Bir Kadin' 
seklinde kapakta kisaca ozetlenmis kitabin konusu. Uzun yillar yaptigi gazetecilik sonrasi Nur Batur'un onune iki secenekli bir kariyer plani sunuluyor. Hurriyet'in Washington ya da Atina temsilcisi olmak. Kendisi de elbette stratejik acidan cok daha heyecanli olan Atina temsilciligini seciyor, hem de yalnizca bir ya da iki yil surecegini zannederek. Lakin evdeki hesap carsiya uymuyor ve her ani heyecanla gecen bir 'On Yillik Atina Macerasi' baslamis oluyor. Yunan halkinin her Turklere kizdiginda Nur Batur'u hedef almasindan tutun, sivil polislerce uzun sure istemeksizin tum hayatini birlikte gecirmek durumunda kalmasina kadar bircok ani, hikaye olusuyor bu on yillik sure zarfinda.
Cocugunu okul servisine mutemadiyen apartmanin girisinde bekleyen sivil polisle birlikte goturuyor, Kardak Krizine dair bizzat attigi manset dolayisiyla ortalik karisinca bir sure icin hedef tahtasi oluveriyor. Zamanla o Yunanistan'i Yunanistan onu kabulleniyor ve daha olumlu yaklasimlara da maruz kaldigi elbette oluyor. Kendisiyle uzun soylesiler yapiliyor, Washington'u degil Atina'yi secti seklinde takdir dolu basliklar atiliyor...
Kitap duzenli bir sekilde adim adim ve kronolojik bir sira baz alinarak yazilmis degil. Muhtemelen Basak burcu olanlar kitabin karmasik anlatimini biraz kafa karistirici bulabilirler. Halbuki Turk Yunan iliskilerinin bunyesinde barindirdigi ezeli 'antipati ve sempati'nin baslangici olmadigi gibi kitap da benzer sekilde sistematik bir bazla ilerlememektedir. Dolayisiyla, kitabin akisi da kesinlikle sistematik sayilabilecek bi gidisat sergilemiyor. Birbiriyle baglantili konular arasinda gidip geliyor zaman zaman. Dili akici ve enteresan ve trajikomik olaylarin bir demeti halinde okuyucuya sunuldugu icin de son derece hizli okunuyor.
Sonradan sonraya bu cok sevdigim gazeteciyle ilgili internette dolasirken de basarili bir roportajina rastladim, bir kismini yayinlamak istedim.


Gazete Bilkent’in Politika Editörü Ümran Şatana’nın Sabah Gazetesi İç ve Dış Haberleri yazarı Sayın Nur Batur ile gerçekleştirmiş olduğu söyleşi aşağıdadır…

Şatana: Türkiye gibi gündemi devamlı değişen bir ülkede gazeteci olmak zor mu ?
Batur: Gazeteciliğe 1976 yılında başladım. Hem 1980 askeri darbesi öncesindeki kanlı siyasi kavgayı hem askeri darbeyi  hem de ardından yaşananları da gazeteci olarak yakından izledim Tabii daha sonraki askeri müdahaleleri ve tüm siyasi kavgaları da !
Gazetecilik o günlerde de  zordu. Bugün de çok zor!
Geçmişte de  düşünceleri yüzünden hapse atılan gazeteciler oldu. Demokrasimizin geliştiğini düşündüğümüz 21. yüzyıl Türkiye’sinde de hala hapiste gazeteciler var.
Değerli meslekdaşlarım Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Nedim Şener ve hapiste olan tüm meslekdaşlarımın bir an önce  aramıza dönmesini bekliyoruz. Ve artık fikirlerinden dolayı kimsenin hapse atılmayacağı bir Türkiye’de gazetecilik yapmayı hayal ediyorum.
Şatana : Ya  kadın gazeteci olmak ? Daha mı zor ?
Batur: Ben kendimi hiçbir zaman kadın gazeteci diye tanımlamadım. Yetiştirilirken de çağdaş Türk toplumunda yeri ve fikri olan birey olduğum bilinciyle yetiştirildim.  Bu nedenle gazeteciliğe başladıktan sonra hiçbir zaman kendimi “ Kadın gazeteci “ olarak  görmedim ve nitelendirmedim. İster erkek isterse kadın olsun biz gazeteciyiz!
Mesleğe başladığım yıllarda da böyle bir ayrım ya da bakış yoktu zaten.Önemli olan temel ilkeler doğrultusunda eşit koşullarda gazetecilik yapmaktı. Bu nedenle her görevi eşit koşullarda izledik.
Meslek hayatım boyunca hep bu bakışımı korudum. Ambargo altında Tarık Aziz’le görüşmek için bin kilometrelik çöl yolunu jiple de geçtim.Benazir Butto’yla   görüşmek için 18 saat boyunca köy köy seçim kampanyasını izledim. Beyrut’ta Yaser Arafat’la görüşmek için  Filistinli gerillalarla sabaha karşı Arafat’ın kaldığı yere de gittim.Barzani’yle Erbil’de görüştükten sonra  Peşmergeler ve Türk korumalarla birlikte Musul’a  kara yoluyla geçtim..
Bir Türk gazeteci için en zor görevlerden biri olan Atina’da 10 yıl Hürriyet’in Temsilciliğini de yaptım. Bunları yaparken  sadece gazeteciydim.
Şatana: Bütün bunlar büyük risk taşımıyor muydu ? Korkmadınız mı ?
Batur : Gazetecilik rekabete dayanan bir meslektir. Farklı işler yapmak için mutlaka risk almanız gerekir. Ama yapacağınız işi iyi organize ederseniz riskleri de azaltırsınız. Ben aldığım her riski çok iyi hesapladım. Örneğin 1991’de Benazir Butto’yla görüşmeye giderken kocası Asaf Zardari’nin en yakın arkadaşıyla birlikteydim. Bir anlamda onun koruması altındaydım. Benazir’i 18 saat boyunca köy köy  izledikten sonra Nawabsah diye hayatımda adını bile duymadığım küçük bir şehirde sabaha karşı görüşme yapmayı başka türlü gerçekleştiremezdim zaten..
Mesut Barzani’yle görüştükten sonra Erbil’den Musul’a geçmek de riskti.. Ama   Barzani’nin korumaları beni sınıra kadar getirdi. Sınırda ise Musul Başkonsolosumuz Hüseyin Avni Botsalı  zırhlı panzerler ve özel timi göndererek güvenliğimi sağladı.
Şatana: Kadın gazeteci olmanın zorluğunu hiç yaşamadınız mı ?
Batur : Evet yaşadım ama  daha sonraki yıllarda!!Yönetici kadrolarına gelmeye başlayınca sorun ortaya çıktı. Kadın gazeteci olmanın zorluğunu  ilk kez Hürriyet Gazetesinin Ankara Temsilcisi olduğum zaman yaşadım.
Şatana : Neden ?
Batur : Hürriyet Gazetesinin ilk ve tek  Kadın Ankara temsilcisi oldum. Bu Hürriyet için bir devrimdi adeta.. Ne yazık ki  Türk toplumu ve medyası hala  kadın yöneticiyi kabullenmek istemiyor. Erkek yönetici  küfür de etse, hakaret de etse  kabul ediyorlar Küfür eden, hakaret eden erkek yöneticileri gazeteciler sevmiyorlar ama korkuluyor. Küfür edip, çalışanlara hakaret eden Kadın yönetici yok gibi.. Kadın yönetici  rica ettiği zaman  nedense  bunu zaafı olarak görüyorlar. Yöneticiliğim süresinde kimseye  hakaret etmedim.Gazetenin işleyişi açısından da bazı şeyleri düzeltmek istedim. Yaptığım uyarıların  haklılığının daha sonra ortaya çıktığını görüyorum.
Aslında Yönetici kademelerde zorlukla karşılaşan sadece ben değilim. Benim gibi yönetici kademesine gelen bazı değerli kadın meslekdaşımın da benzer zorluklarla karşılaştığını biliyorum. Yani eski yönetici tipini hala yaşatmaya çalışan  garip bir çelişki yaşıyoruz basın dünyasında..
Kadının karar verme mekanizmalarında olmasını Türk medyası da toplumumuz ne hala hazmedemiyor. Kadınlar için bir cam tavan var. Ama  Kadınlar sadece medyada değil,siyasette, bürokraside ve iş dünyasında cam tavanı kırmaya başladı. Ben Türk siyasetinde olduğu gibi medyada da değişimin kaçınılmaz olduğu kanısındayım.
Şatana: Sizi gazeteciliğe iten unsurlar nelerdir?
Batur: Siyasetin içinde olan bir ailede büyüdüm. Cumhuriyet’in ilk kuşağı idealist bir anne-babanın çocuğuyum. Dedem İzmir’de yıllarca  Ağır Ceza hakimiydi. 2.Dünya Savaşı sırasında 6 çocuğunu da İstanbul’a üniversiteye gönderecek kadar aydındı Annem Diş Doktorudur..Babam Kore gazisi Dünyaya açık demokrat ve liberal bir subaydı.Sürekli okurdu. Annem ve babam bize iyi eğitim vermeye ve dünyaya açık olmamızı sağlamaya çalıştılar. Kız kardeşim ve benim meslek seçimimizde bize yol gösterdikler. Kardeşim Siyasal Bilgiler Fakültesinde okudu ve diplomatlığı seçti . Ben de gazeteciliğin karakterime çok daha uygun olduğunu gördüm. . Zaten evde de hep Türkiye’yi, dünyayı konuşurduk.
Şatana : Gazetecilikte başarıyı nasıl yakaladınız ?
Batur : Gazeteciliğin bence 6 altın anahtarı var.. Doğru ve kapsamlı bilgi, güvenilir olmak , disiplinli çalışmak ,heyecan, cesaret ve farklı bakış!! Ben bu ilkelere hep sadık kalmaya çalıştım.. 5 altın ilkeye uyup olaylara farklı bakamazsanız da olmuyor. Gazetecilikte kimsenin görmediği görmeniz gerekiyor.
Şatana : Nasıl ?
Batur : Birkaç örnek vereyim. Mesleğin ilk  yıllarında  havaalanında yapılan karşılama törenlerini çok izledim.  Bir  gün İran Cumhurbaşkanı geldi. Klasik karşılama töreni için herşey hazırdı. Bütün gazeteciler yakında izlemek için tören alanına en yakın  yerde bekliyorlardı. Ben ise büyük fotoğrafı görmek için olayları  genellikle uzaktan izlemeyi tercih ederim. O gün de uzaktan izliyordum. Bir ara Şeref Salonunun yanında protokol görevlilerinin İranlı diplomatlarla tartıştığını görünce “ Neler oluyor ? “ diye sordum. İranlılar  Cumhurbaşkanları için apronda dana kurban etmek istemişler. Protokol izin vermemiş. Ancak Şeref salonunun arkasında kesmelerine izin vermişler..
O gün diğer gazeteciler havalanında yaşanan bu olayı hiç  fark etmedi. Olayı ertesi gün Milliyet gazetesinin manşetinden okuyunca şok oldular. Gazeteciliğin en büyük ödülü atlatmaktır. Ben de  herkesi klasik bir karşılama törenini izlerken atlatmıştım..
Gazetecilik açısından beni heyecanlandıran bir başka atlatma röportajı da yine havaalanında yaptım.. Benazir Başbakan olduğu zaman Ankara’ya geldi. Tabii o tüm gazeteciler Benazir’in peşindeydi ama Benazir’le özel röportaj yapmanın neredeyse imkansız olduğunu baştan beri belliydi. Ben de Benazir yerine  havaalanında bir köşede töreni izleyen kocası Asef Zardari’nin yanına gidip röportaj yapmayı teklif ettim. Kabul etti. Yaptığım röportaj ertesi gün  o zaman çalıştığım Milliyet gazetesinde “ Benazir’in kocası olmak zor “ başlığıyla manşet oldu ve sansasyon yarattı. 
 Zardari’yle o gün kurduğum dostluk 10 ay sonra Benazir’le seçim kampanyası sırasında yaptığım ve sansayon yaratan ilk röportajımın da bana yolunu açtı. Yıllar sonra Benazir suikastte öldürülünce 1991’de Milliyet’te yayınlanan ilk röportajımı bulup yeniden okudum. Röportajı manşetten “ Beni Öldürecekler “ diye vermişiz.Okuyunca  ben bile şaşırdım.
Şatana: Gazetecilik idealiniz miydi ?
Batur: Evet..Ankara Koleji yıllarımdan itibaren! Kolejden sonra kazandığım farklı alanlardaki üniversitelere girmedim.İkinci yıl Gazeteciliği kazanıp İstanbul’a gittim.Daha sonra  ailem Ankara’da olduğu için Gazi İletişim’e naklettim.Mezun olduktan sonra nerede başlayacağımı bilemiyordum. Önce Birleşmiş Milletlerin Türkiye temsilciliğine girdim.  1975 yılında 3 bin lira maaş alıyordum. Bu çok iyi paraydı. Ama ben gazeteci olmak istiyordum. Anadolu Ajansı  sınav açınca girip kazandım ve BM’den aldığımın üçte biri maaşla gazeteciliğe başladım. Tabii ondan sonraki aşamalarda insan hep küçük ve büyük hedefler peşinden koşuyor. 8 aylık acemi gazetecilik döneminden sonra siyasete olan yakın  ilgim dolayısıyla beni parlamentoya gönderdiler. Parlamentoda 3 yılım geçti. Parlamento her gazeteci için master ya da doktora  yapmak gibi bir şeydir. Bu dönemde devleti,devletin çarklarının nasıl işlediğini ,siyasetin dengelerini öğrenirsiniz. 3 yılın sonunda  dış politika alanına kaydım. Meslek hayatım boyunca hep hedeflerim oldu. Hep “bundan sonra ne yapabilirim “ diye düşündüm. Eğer bir işi severek yapıyorsanız ve heyecan duyuyorsanız o zaman başarıyı yakalama şansınız artıyor.
Şatana: Dünyaya açılmanızı sağlayan ne oldu ?
Batur : Tabii öncelikle dış politika alanına kaymam oldu. Böylece Türk dış politikasını, Türkiye’nin dünya dengelerindeki yerini, dış politikanın iç siyasete etkilerini gördüm. Daha sonra da Birleşmiş Milletlerden aldığım burs beni daha fazla dğnyaya açtı..
BM Dag Hammorjold bursunu Türkiye’den ilk ve galiba da son alan gazeteciyim. Yaklaşık 6 ay Newyork’da BM Genel Kurulu ve Güvenlik konseyini izleyip haber yapmak ve daha sonra da yine bursla Amerika turu ve büyük Amerikan gazetelerinde yaptığım görüşmeler bana dünyayı açtı. Newyork’dan döndüğüm zaman artık Türkiye’ye ve dünyaya farklı bakmaya başlamıştım.. Tabii daha sonra da diplomasi alanında çalıştığım için dünyaya daha geniş pencereden  bakma imkanım oldu.
Şatana: Kitabınızı okuyanlar Benazir Butto’yla olan arkadaşlığınızı biliyor. Bize Benazir Butto’yu biraz anlatır mısınız?  Herhalde çok gözü karaydı değil  mi ?
Batur: Bence Benazir Butto’nun hayatını Pakistan’ın siyasi tarihinden ayırmaya imkân yok. Benazir’in Başbakan olan babası askeri darbeyle devrilip idam edilemiş olsaydı belki de hiç siyasete bulaşmayacaktı. Bir söyleşimiz sırasında siyasete istemeyecek girdiğini söyledi bana..
Bir söz var;“Olaylar mı insanları yaratıyor, yoksa insanlar mı olayları şekillendiriyor.” diye.. Galiba ikisi de birbirini etkiliyor ..
Bazen olaylar insanları yaratıyor.. Bazen de insanlar olayları şekillendiriyor. Benazir için de böyle..Kitapta da anlattım .Benazir Pakistan’ın zengin bir ailesinin kızı.. Babası toprak ağası! Pakistan’lı tüm zengin ailelerde olduğu gibi Zülfikar Ali Butto da  İngiltere’de okuduktan sonra siyasete giriyor. Karizmatik bir lider. Süratle Başbakanlığa tırmanıyor ama askeri darbeyle devriliyor. Benazir babası devrilinceye kadar siyasetle ilgisi olmadığını anlatmıştı bana.. Ama babası idam edildikten sonra siyasete sürükleniyor.. Siyasete giren erkek kardeşi de öldürülünce Benazir için siyasi müdadeleyi sürdürmekten başka yol kalmıyor.
Şatana: Benazir Butto’yla ilk röportajı nasıl yaptınız ?
Batur : Zardari’yle Ankara’daki görüşmemizden 10 ay sonra Benazir Başbakanlıktan devrildi. Zardari de hapisteydi  Yardımcılarını aradım. Mesajımı ilettiler ve kısa süre sonra Benazir’in görüşmeyi kabul ettiğini bildirdiler. Hemen Karaçi’ye uçtum ama Benazir seçim kampanyası için ayrılmış. Hemen ilk uçağa atlayıp hayatımda adını bile duymadığım Nawabsah’a uçtum. Havaalanında beni Zardari’nin toprak ağası olan arkadaşı Muhammed bekliyordu. Onunla birlikte Benazir’i 18 saat süren  bir seçim kampanyasında izledik. Köy köy dolaşarak sabaha karşı 2 de  Navahşah’a geldik. Müthiş bir kalabalık bekliyordu. Benazir kalabalığa hitap etmeye başlayınca tek kelime anlamadığım karizmatik bir lider olduğunu gördüm.Cesurdu.Doğuştan liderlik vasfı vardı.Gözü karaydı.Askeri yönetime meydan okuyordu. Öldürülmekten korkmuyordu.
Şatana: Benazir’le öldürülmeden önce de son kapsamlı röportajı yaptınız. Öldürülmekten korkmuyor muydu ?
Batur : Son röportajı Dubai’de yaptık. Hayatı, çoçuklarını, babasını, İslamı ve türbanı konuştuk. “ Öldürülmekten korkmuyor musun ? diye de sordum. Bana “ Babamın öldüğü yaştayım.  Günü gelir ölürüz “dedi. Ölüm tehlikesi altında olduğunu çok iyi biliyordu ama dönüşü olmayan bir yola babası idam edildiği gün girmişti. Bence bir efsane olmayı tercih etti. Cesur bir liderdi.
Şatana: Bir kadın ve her şeyden önemlisi bir anne olarak gazeteciliğin zorlukları nelerdir?
Batur: Evet hem annelik hem de gazetecilik kolay değil ama çalışan annelerin hepsi benzer zorluklar yaşıyor .Gazetecilikte biraz daha zor.. Bazen  önceliğim ister istemez  gazete oldu ama yine de çoçuklarıma hep zaman ayırdım. Bazen bir elimde telefon Dışişleri Bakanıyla konuşurken diğer telefonda evde çoçuklara bakan yardımcıma talimat verdiğimi hatırlıyorum.En zor dönem ise Kanal D’de hem program yapıp sunduğum hem de Temsilcilik yaptığım dönemdi. 24 saat yetmiyordu, Şöför kapıda beklerken çocuğun öğretmeniyle görüşüp ardından canlı yayına koşuyordum. Tabii burada eşimin bana verdiği büyük destek gerçekten önemliydi. Çocuklara baktı, benim olmadığım zaman evle ve çoçuklarla ilgilendi ama her şeye rağmen bütün organizasyon benim üstümdeydi.
Şatana: Böylesine zorluklar yaşadıktan sonra gazeteciliği bize de tavsiye ediyor musunuz ?
Batur :Gazetecilik özellikle ilk beş yıl hem maddi hem manevi açıdan çok büyük fedakarlıklar gerektiren bir meslek! Cumartesi tatilimiz yok. Haftada bir gün izin yapıyoruz, Çoğunlukla yılda  10 günden daha fazla da izin alamıyoruz. Bazen çoçuklarımı ve kendi hayatımı ihmal ettiğimi düşünüp üzüldüğüm oldu. Ama zorluklarına rağmen çok keyifli, çok güzel bir meslek!!  Zaten yıllar geçtikçe gazetecilik bir yaşam biçimi oluyor. Gazeteciliğe böyle bakarsanız  tabii ki tavsiye ediyorum.

Roportajin tamamini okumak isteyenler asagidaki linkten okuyabilirler.
http://www.gazetebilkent.com/2011/03/28/sabah-gazeteci-yazari-nur-batur-ile-soylesi/

Ve kitabin basligini tespit ederken ilham alinan Nazim Hikmet siiri;


YÜRÜMEK 
Yürümek; 


yürümeyenleri 
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak, 
havaları boydan boya yarıp ikiye 
bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne bakarak 
yürümek !.... 

Yürümek; 
dost omuz başlarını 
omuzlarının yanında duyup, 
kelleni orta yere 
yüreğini yumruklarının içine koyup 
yürümek !... 

Yürümek ; 
yolunda pusuya yattıklarını, 
arkadan çelme attıklarını 
bilerek 
yürümek... 

Yürümek; 
yürekten 
gülerekten 
yürümek...... 

Aralık 1935 Nazım Hikmet


Roportaj
Cited By
http://www.gazetebilkent.com/2011/03/28/sabah-gazeteci-yazari-nur-batur-ile-soylesi/